“Ben gizli bir hazine idim,
bilinmek istedim.”
Allah-u Teala’nın zatına münhasır mıdır bilinmek isteği? Yoksa ruhundan üfürdüğünün sinesine yerleşmiş bir yaratılış cevheri midir?
İnsan sanki bir ömrü bu arzu çevresinde dönerek geçirir. Küçükken kim olduğumuzu başkalarından öğreniriz, sonra bir kimliksizlik hali peyda olur, kendi başımıza kendimizi baştan inşa etmek isteriz. Kendimizi var edebilmek -veya varlığımızı kabul ettirebilmek- adına deli savaşlar veririz. Sonra bir gün gelip benliğimizi görünce -ya da gördüğümüze inanınca- ona bir başkasını ortak etmek isteriz. Sonra her yanda bizim dilimizden anlayan birini ararız.
Sanki benlik en derin makamda tılsımlı bir bestedir, gönül neyiyle kararınca üflenirse eğer, bir göğüsten bir başka göğse akar, kapısını nazende tıklatır. Öyle nazenindir ki her gönlün harcı değildir işitmek. O bestenin inceliklerine vakıf olmak, bir terzinin incecik dantelaları zarafet ve görgü ile işlemesi gibi, o bestenin üstüne titreyen nazarın da biricikliğinin ayırdına varmak ve kapısını tıklatan o aşıkane haberciye aynı aşıkane zeminde, aynı latif dilde cevap vermek gerekir. Yoksa kapının çaldığı duyulmaz, o berceste eser bir ok olur da kıymeti bilinmeden geri döner saplanır sahibine, belki bir daha o kapı çalınmaz olur…
Öyle değil mi ki Allahın sanatı da ince ince işlenmiş, her zerre kemalat derecesinde güzellik ve anlamla bezenmiş.
İnsan anlamını anlayanı arama yolunda izini kaybedip ümitsizliğe düşecekken, bir an gelir, anlar ki içindeki o bir dirhem altını bir sarraf keşfetsin diye diyar diyar gezen gönlü, okyanusta bir su damlasından hallice imiş. Allah’ın okyanus mürekkep olsa okyanusu tüketecek güftesi içerisinde eriyip giden bir su damlası, onun sonsuz hazinesi içerisinde yalnızca bir altın parçası imiş de, yekpare değeri ancak ona varınca tamam olacak ve kıymete ulaşacakmış. O ufacık gönlün mutmain olduğu tek kapı, eşiğine bir adım atsa ağzına kadar açılan o sonsuz rahmet deryasıymış.