Yine kararı Neyzen Tevfik olan makamdayım. Yol bitmiyor, neyi aradığını bilmediğinde. O ince garip sızı sahipsiz kalıyor. Kimin peşinden koşuyorsun bir alacaklı gibi? Ceplerinde ne taşıyor, hangi kıymetli hazineyi yurdundan koparmış kaçıyor?
Gönlümün yurdu mu var, yurdu mu var ki gurbet görünüyor ona evrende ne varsa. Neyin her deliğinden ayrı notalarda ayrı ahenklerle çıkan sükun nefes gibi, kendi sesimi duyamıyorum, belki kendime ait bir sesim yok. Neyzenin parmakları oynayıp duruyor kamışın üzerinde, her hamlede yüreğim kalkıp iniyor, nefesim tükeniyor.
Her illetin şifasını başka makamda keşfeden şifacılar, benim derdim için hangi perdeyi münasip görürler? Öyle ya; neyin var, şikayetin ne derlerse ne diyeyim, sesi mi vardır nefesin? Yerimi yurdumu bulacaktım on parmağın marifetiyle. Oysa üfledikçe kısılır neyin sesi düşüp çatlamışsa birkaç yerinden. Kısılır gücü yetmez nefesin visale.
Evreni dolandım, kah talebe kah alim oldum, kah fakir kah zengin oldum, kah aşık kah maşuk oldum; her halini bildim de varlığın, ruhumdan içre yanan bir od karşısına çaresiz kaldım. Sordum kendime, ateşi mi ben yakarım, ateş mi beni yakar?
O yandıkça alır götürür beni, eler birer birer dünyaya prangalı memleketlerimi. Fani olan ne varsa bana acımadan yakar. Bağlar gözlerimi, tutar elimden, alır nefesimi. Nefese kök salan o aşk da mahpus olur şuleye. Aşk bile mahpus olur; yanar, kül olur ne varsa bana ait olduğundan şüphe ettiğim, yalnız o bilinmez hasret ebedi, yalnız o amansız ateş benim…
“Deli gönül neyi özler durursun
Acınacak dostun, cananın mı var
Dünya yansa yorganın yok içinde
Harap olmuş evin, dükkanın mı var?”