Mantıku’t Tayr ve Hüsn ü Aşk Eserlerinde Kutub Karakterizasyonu

Kutub Kavramı ve İbn’ül Arabi’de Vahdet Kutbu

Kutub, her şeyin etrafında döndüğü ve onun sayesinde hareket ettiği alemin ruhudur. Tasavvufi anlatıya göre kutub; veliler zümresinin başkanı, âlemin manevi yöneticisi olduğu kabul edilen en büyük velidir. Birinciden ayırma adına, kendisine bağlı olan diğer kutubların reisi olması sebebiyle Kutb’ul Aktab da denilmiştir.  İbnü’l-Arabi’nin anlatısına göre kutub, yeryüzünde Allah’ın esmâ ve sıfatlarının tamamının en mükemmel biçimde tecelli ettiği, varlık mertebelerinin bağlandığı devr-i daim olan merkezi bir ontolojik eksendir. Ancak bu merkezi kutup anlayışı tekil değildir; İbn Arabi aynı zamanda muhabbet, tevhid marifet gibi çeşitli tasavvufi makamlar için birer “makam kutbu” bulunduğunu ifade eder. Bu kutuplar, belirli bir manevi özelliğin en ileri temsilcisi olarak o dönemde yeryüzünde bulunurlar. Buna karşın “vahdet kutbu” olarak anılan yegane kutup, bu farklı makam kutuplarının tümünü kendisinde cem eden, tüm esmanın mazharı olan mutlak merkezdir. Vahdet kutbu, diğer kutupların varlıklarını da mümkün kılan aşkın ilke olarak düşünülür. Dolayısıyla vahdet kutbu ile makam kutupları arasındaki ilişki, parçadan bütüne, kevniden ilahi olana doğru bir tedrici yapıyı ortaya koyar. Bu bağlamda, Sühan ve Hüdhüd’ün yalnızca belli bir halin rehberi değil, tüm varlık mertebelerinde görünüp sonunda kendilerini yok eden vahdet kutbuna dönüştükleri iddiası, İbnü’l-Arabi’nin kutup anlayışına tam anlamıyla tekabül eder.

Mantıku’t-Tayr ve Hüsn ü Aşk’ın Anlatı Benzerliği Ve Vahdet Kutbu

Mantıku’t-Tayr ve Hüsn Aşk, Türk Edebiyatı’nın alegorik ve tasavvufi mesnevileri arasında öne çıkan, hem biçimsel hem de düşünsel düzlemde derinlikli yapılarıyla dikkat çeken iki önemli eserdir. Farklı yüzyıllarda ve coğrafyalarda kaleme alınmış olmalarına rağmen bu iki eser, Vahdet-i Vücut’a giden tasavvufi yolculuğu sembolik bir anlatıyla işlemesi yönüyle birbirine hayli yakın bir anlatıyı takip eder. Her iki mesnevi de yapısal olarak birer arayış anlatısıdır. Hüsn-ü Aşk, Aşk’ın Hüsn’e ulaşma serüvenini; Mantıku’t-Tayr ise kuşların Simurg’a doğru gerçekleştirdiği manevi yolculuğu konu edinir.  Bu bağlamda her ikisi de bireyin içsel tekamülünü anlatırken, bu sürece rehberlik eden merkezi bir figür tasvir eder, bu Hüsn ü Aşk’ta Sühan, Mantıku’t Tayr’da ise Hüdhüd’tür. Bu iki figür her iki eserde de ilahi bilginin merkezi ve Allah’ın kelamının tecelli mekanı olarak tasvir edilmiş olup eser boyunca devamlı ana kahramanlardan biri olmuş, fakat vahdet-i vücut anında İbn Arabi’nin vahdet kutbu anlatısına uyumlu bir şekilde adeta gaibe karışmış, bir nevi Allah’ın varlığında yok olmuşlardır. Bu yönüyle Hüsn ü Aşk ve Mantıkut-Tayr, anlatı yapıları bakımından tasavvufi düşüncenin merkez kavramlarından biri olan kutbiyetin edebi temsili için güçlü örnekler sunar.

Sühan: Hüsn ü Aşk’ta Kelamın ve Tecellinin Taşıyıcısı

Hüsn ü Aşk mesnevisinde Sühan karakteri, yalnızca olay örgüsünü destekleyen bir yardımcı figür değil; aksine anlatının merkezinde yer alan, tasavvufi anlamda “kutub” mertebesine karşılık gelen derin bir metafizik temsil gücüne sahiptir. Aşk’ın Hüsn’e ulaşma serüveninde Sühan, bilgi, kelam ve hikmet yoluyla onlara rehberlik eder. Sühan’ın bu işlevi onu sadece bir mürşid değil, aynı zamanda ilahi hakikatin tecelligahı ve kelamın vasıtası haline getirir.

Hüsn ü Aşk’ta Sühan karakteri Hüsn ve Aşk’ın arasındaki ilişkiye bir aracı olarak sahne alır. “Mana mesiresinin Sofracı Başısı” Sühan’ın bu aşkı fark etmesinden hemen evvelki bölümde sözün ve şiirin mahiyetine dair bölümler yer alır. Bu bölümlerde kelamın yüceliği, gerekliliği sözde hakikati anlatmanın ehemmiyeti anlatılması  adeta Sühan karakterinin zuhuruna zemin hazırlamaktadır, zira Sühan kelime itibarıyla “ söz, güfte” demektir. Bölümün sonunda Kur’an-ı Kerim’in doğru kelam olduğuna, Çeng sazının eğriliği ile karşılaştırarak değinilir: “Kur’an’a uyar mı nağme-i çeng?” Sühan, bir nevi ilahi kelamın taşıyıcılığını yapacak olan şair olarak tasvir edilmiştir. 

Sühan’ın mesnevideki rolü ilk olarak Hüsn’ün Aşk’a olan muhabbetini fark etmesi ve bu ikisine aracı olmaya niyetlenmesiyle başlar. Sühan’ın Hüsn’e varıp ona tavsiyelerde bulunması ve özellikle iki aşıkın halini suhuletle kavraması, onun bu yollardan geçmiş olduğu izlenimini yaratır. Yine Sühan’ın Hüsn’e “hayretle savaşmaması” yönündeki öğüdü, hayret makamına gönderme yapan önemli bir örnektir.  Bu makamı aşmış bir mürşid olan Sühan, akıl ile değil teslimiyetle yaklaşmayı öğütleyerek karakteri hakikate ulaşmaya hazırlar. Bu rehberlik, Sühan’ın yalnızca bir yol arkadaşı değil, kemale ermiş bir kutup olduğunu gösterir. Yine Hüsn’ün mektubunu Aşk’a ulaştırma noktasında Sühan’ın bir resullük rolü üstlendiği görülür. Bu yönelişte şu ifade geçmektedir: “Hüdhüd gibi kasd-ı şah kıldı”.  Bu ifade Sühan’ın doğrudan Mantıku’t-Tayr’daki Hüdhüd ile özdeşleştirildiğini açıkça gösterir, hem poetik hem de kavramsal düzeyde Sühan’ın kutbiyetini destekler. Sühan, bu yönüyle Cebrailî bir işlev de üstlenerek, aşık ile maşuk, yaratılan ile yaratan arasındaki sözel iletimi sağlayan bir resul rolü üstlenmiştir. 

Sühan, anlatı boyunca görülebilecek pek çok örnekte yalnızca kelamı taşıyan değil, aynı zamanda dönüşümün bilgisini de taşıyan bir figürdür. Aşk’ın içsel yolculuğu süresince karşılaştığı kabz anlarında yeniden ortaya çıkar; ona sürekli telkinlerde bulunur, tebdil-i hal ile her an yardıma koşar. Bu müdahaleler, tasavvufi rehberliğin yalnızca bilgi vermekle değil, müridi dönüştürmekle ilgili olduğunu gösterir. Her makamda yeniden yardıma koşan Sühan, adeta her makamın hikmetini edinmiş durumdadır, bu sebepten makam kutbundan ziyade tüm makamların bilgisinin kendisinde toplandığı vahdet kutbuyla özdeşleştirilebilir. Bu noktada bir örnek de Sühan’ın vuslat anında sahneden çekilmesi, onu Hayret’e teslim etmesidir, bu aslında Cebrail’in Sidre-i Münteha’da Hz. Peygamber’e daha fazla devam edemeyeceğini söyleyip huzurdan çekilmesine benzer. Zira vuslat ve vahdet makamı vahdete ermiş olan için yokluktur, Sühan da vuslat anında yok olmaya mahkumdur.

Hüdhüd: Mantıku’t-Tayr’da Mürşid-i Kâmil Ve Kolektif Kutup

Mantıku’t Tayr’da Hüdhüd karakteri Sühan’ a benzer şekilde yol göstericiliği ve bilgeliği ile öne çıkar. Mantıkut-Tayr’da Hüdhüd, yalnızca anlatı düzeyinde kuşların sözcüsü değil, tasavvufi anlamda “mürşid-i kâmil” mertebesine tekabül eden merkezî bir figürdür. Kuşların Simurg’u bulmak üzere gerçekleştirdiği manevi yolculuğun başlatıcısı ve yöneticisi olan Hüdhüd, daha ilk sahnede kendini onların rehberi olarak konumlandırır. Nitekim Hüdhüd kendisini “Yaratılış sırlarını bilen, gaybın habercisi olan” bir bilge olarak tanıtarak bilgi ve tecrübesini vurgular. Bu yönüyle Hüdhüd, sadece bilen değil, bildiğini hikmetle ileten, yani kutbiyet niteliği taşıyan bir rehberdir.

Hüdhüd’ün irşad süreci yalnızca yön göstermekle sınırlı değildir; onun rehberliği, kuşların her birinin içsel zaaflarıyla yüzleşmesini sağlar. Örneğin bülbül aşkı bahane ederek yola çıkmaktan kaçarken, Hüdhüd onun bu aşkının ilahi değil, mecazi olduğunu bildirir. Her kuş bir mazeret öne sürer; Hüdhüd ise her bir mazereti kelam ile çürütür. Bu yönüyle Hüdhüd, yalnızca hakikati bilen değil, hakikati kelam ile ileten, mecazdan hakikate ulaştıran bir mürşiddir. Attâr’ın şiirlerini Hüdhüd’ün ağzından söylemesi de bu durumu destekler; rehberin kendi sözü yoktur, o hakikatin diliyle konuşur.

Öte yandan Hüdhüd, bireysel kutubiyetin ötesinde kolektif bir kutup işlevi görür. Çünkü anlatının sonunda, Simurg’un aslında “otuz kuş” olduğu anlaşılır: “si” (otuz) ve “murg” (kuş) kelimelerinin birleşimi olan Simurg, arayıcıların kendi hakikatleridir. Bu noktada Hüdhüd de bu birlik içinde erir. Tıpkı İbn Arabi’nin vahdet kutbu anlayışında olduğu gibi, kutub saliki hakikate ulaştırdıktan sonra silinir; kutbun işlevi salikin varlığında tecelli eder. Nitekim Simurg ile karşılaşma sahnesinde Hüdhüd’ün adı artık anılmaz; o da “yok olan kutup” olarak tamamlanır. Bu ve bir öncekli meselede Cebrail ile benzerlikleri Sühan karakterini akıllara getirir. Böylece Hüdhüd, hem kelâmın taşıyıcısı hem de o kelâmın artık susması gerektiği noktada yok olan bir vahdet kutbu işlevi görür. Rehberliğin sonu, rehberin yokluğuyla başlar; çünkü artık hakikat, rehberde değil, hakikatin içinde fani olmuş yolcudadır.

Sonuç olarak, Hüsn ü Aşk ve Mantıku’t-Tayr farklı zaman ve coğrafyalarda kaleme alınmış olmalarına rağmen, tasavvufi tefekkürün en derin kavramlarından biri olan kutubiyet ekseninde dikkate değer bir ortaklık taşır. Her iki eserde de rehber figürler olan Sühan ve Hüdhüd, yalnızca yol gösterici karakterler değil, İbn Arabi’nin tanımladığı şekliyle “kutbu’l-aktâb” mertebesini temsil eden, ilahî hakikatin mazharı olan varlıklardır. Sühan, kelâmın tecelligâhı ve aracısı olarak hem Aşk’a hem Hüsn’e hitap ederken; Hüdhüd, kuşların içsel engellerini kelâm yoluyla aşmalarını sağlayan, kolektif bir kutup işlevi üstlenir. Her iki figür de, yolculuk sona erdiğinde yani hakikate varıldığında ortadan kaybolur; bu yok oluş, kutbun en yüksek işlevi olan maşuka bürünmeye, yani saliki hakikatle birleştirme görevini tamamlamasına işaret eder. Böylece Sühan ve Hüdhüd, yalnızca mesnevi türünün sembolik derinliğini değil, aynı zamanda vahdet kutbunun edebî ve metafizik boyutlarda nasıl temsil edilebileceğini ortaya koyan iki örnek olarak düşünce tarihimizde yerini alır.

Rumeysa

Yorum yapın