Yunus Emre’de Benlik ve Devir Nazariyesi

Tasavvufi düşüncede benlik, sabit ve yekpare bir özne değil; dönüp duran, varlıktan yokluğa, kesretten vahdete doğru devir içinde olan bir tecrübe alanıdır. Bu dönüşümün temellerinden biri, ruhun ezeli başlangıcını, ayrılık yurdu olan şehadet âlemine inişini ve yeniden Hakk’a varışını dairesel bir şema olarak tasvir eder. Devir nazariyesini Chittick şu sözlerle ifade eder: “Creation is a cyclical process whereby all things return to their Source after having manifested the properties of divine names in the cosmos.”(Chittick, 1989: 117–120) Genel anlamıyla kozmolojik süreçte bir rücu halini ifade eden bu kavram, bir mikrokozmoz olan insanın kendiliği içindeki döngüsünü de kapsar.

Yunus Emre’nin şiirlerinde görülen “benlik” yolculuğu, Devir nazariyesinin bireyin kendi tecrübesindeki bir izdüşümü olarak görülebilir. Yunus Emre’nin şiirleri, yalnızca bireysel bir hissiyatın değil, aynı zamanda dönüşen bir benlik algısının sahnesidir. Bu haliyle bu şiirler Devriye niteliği taşır. (Uzun, M. İ., 1994, DİA) Her şiirde başka Yunus olarak tasvir edilir, bu anlamda okuyucunun zihninde soru işaretleri oluşturur. Kimi zaman “Miskin Yunus”tur, kimi zaman “Yunus-i Biçare”dir. Bir dem İsa olur, bir dem Firavun. “Ben”den “Sen”e giden, “Sen”den ise yeniden “Ben”e varan bu anlatısı, çok boyutlu bir benlik tasavvuru çizer.; her şiirinde suret değiştiren, adeta renkten renge boyanan, telvini yaşayan bir öznedir. Bu bağlamda, zamanı ve mekanı aşan bir benlik tasavvurunu vahdet-i vücut düşüncesi ile örer: “Evvel benem âhir benem / Cânlara cân olan benem” .

Devrin ilk durağı Elest Bezmi Yunus’un şiirinde “Bu cihâna gelmeden ma‘şûk ile bir idüm/ Beni bunda viribiyen bilür ben ne işe geldüm” beytinde zikrolunur. Varlığın bu dünya ile sınırlı olmadığı, aşkın ezeli olduğu, ruhun henüz dünyaya gelmeden visali tattığı ve sonrasında bundan mahrum kalarak bir hicran yuvası olan dünyaya gönderildiği fikrini işler. Bu ayrılık hali, şöyle kaleme dökülmüştür: “Senden ayrıl sana kaç / Seni arar canım can”. Ruhun ayrılık halinde sıkışıp kalmışlığı, kesretin pençesinde vahdetin arayışını adeta devr-i daim bir kovalamaca gibi ifadelendirir. Bu kovalamanın sonucunda, aşık kendini maşuka teslim ederek dönüp duran bir pervane gibi yanar. “Aşkın aldı benden beni / Bana seni gerek seni” dizelerinde artık Yunus’un ben’i erir, sen başlar. Bu Devir nazariyesinde yeniden Allah’a dönüşün bir yansımasıdır.

Devir nazariyesi, ruhun farklı hallerde yeniden zuhura gelişini de içerir. (Kılıç, 2010: s. 302).Yunus, bu noktada artık bireysel bir şahıs olmaktan çıkar; zamanlar ötesi bir varlık hâline gelir. Bambaşka insanların, hatta kimi zaman Allah’ın kelamından konuşur hale gelir: “Ol od’a men ateş vurdum / Ol denize kalkan urdum/ Nemrûd’un odun söndürdüm / İbrâhîm’e bostân benem” . Yahut gönlünün telvîn edişini, Musa ile Firavun’a benzeterek anlatır: “Bir dem gelür Mûsâ olur yüz bin münâcâtlar kılur/ Bir dem girer kibr evine Fir’avn’ıla Hâmân olur”. Bu dizelerde gönül adeta Allah’ın farklı suretlerdeki tecelligâhı olmuştur, vecd ve vahdet-i vücut tamamlanmıştır. Yunus’un gönlü de bu çoğul hallerin içinden geçerek, sabit bir kimlik değil, ilahi hakikatin zuhur ettiği çoğul bir varlık alanının işaretidir. Vecd ile söylenen bu şathiyeler artık De Certau’nun deyimi ile, kişinin kendisinden dışarı atılması tecrübesine işaret eder. (Michel de Certeau, Mysticism, s. 19) Kişinin kendisinden gelen bir hakikat olmadığından, “ben” ortadan kalkar, yegane hakikate yönelik çoğul bir akış başlar. Bu söylem biçimi, bireysel kimliği yıkarak, ruhun hakikate rücû ettiği devrî yapının şiirsel ifadesine dönüşür. Devir nazariyesiyle örtüşen bu anlayış, Yunus’un şiirlerinde her “ben”in farklı bir sûret, farklı bir hal ve farklı bir zamana tekabül etmesini mümkün kılar.

Sonuç olarak Yunus Emre’nin şiirlerinde benlik, sabit ve bütünlüklü bir özne olarak değil, ruhun devrî döngüsü içinde sürekli dönüşen ve tecelli eden bir varlık olarak karşımıza çıkar. Bu çoklu söyleyiş, yalnızca şairin vecd hâlini değil, aynı zamanda tasavvufi devriye anlayışını da yansıtır. Elest bezminde başlayan ve Hakk’a dönüşle nihayetlenen bu ruhsal seyir, her beyitte başka bir “ben” ile yeniden yazılır. Yunus’un şiiri, benliğin geçici ve çok yüzlü doğasını devir nazariyesiyle örerek, mistik söylemin içkin daireselliğini görünür kılar. Bu yönüyle onun şiiri yalnızca bir aşk dili değil, benliğin zaman ve hakikat içinde eriyip yeniden zuhur ettiği dairesel bir varlık anlatısıdır.

Yorum yapın