Giriş
Tarih boyunca suç, insanlığın bir parçası olmuştur. Modern literatürde suç, genellikle “yasaya aykırı eylem ya da yasa dışı faaliyet” olarak tanımlanır (Peters, 2013). Bu tanımın temelinde “yasadışılık” ve “otorite tarafından cezalandırılabilirlik” vardır. Ancak tanım, soykırım gibi otorite kontrolünde kitleler tarafından işlenen sistematik suçları açıklamakta yetersiz kalır. Çünkü yasallık, çoğu zaman otoritenin arzularıyla eşdeğer görülür. Bu da hem suç kavramının tanımsal kapsayıcılığını sorgulatır hem de suçlu davranışın psikolojisini çözümlemeyi daha karmaşık hale getirir.
Üç semavi dine göre cinayet fiili, insanlık tarihiyle yaşıttır, dolayısıyla öldürme fiiline olan yatkınlığın insanlık tarihinden beri var olduğu dolayısıyla içsel bir temeli olduğu düşünülebilir. Soykırım, bir ulusu ya da dini/toplumsal kimliği paylaşan bir grubu kısmen veya tamamen yok etme niyetiyle işlenen fiillere verilen isimdir (United States Holocaust Memorial Museum, 2024). Soykırım suçunda hem mağdurlar hem de failler kitlelerden müteşekkildir. Milyonların ölümü, toplumsal vicdanın tahribatı ve insan haklarını koruduğu varsayılan uluslararası hukukun zedelenmesi gibi sonuçları vardır. Ne yazık ki bu felaketler insanlık tarihi boyunca farklı coğrafyalarda tekrar tekrar yaşanmıştır. Her ne kadar algısal eğilim bu yönde olsa da soykırımları yalnızca Hitler ve Mussolini gibi acımasız liderlerin psikopatik zihinlerine ve faşizmine bağlamak yeterince tutarlı ve açıklayıcı değildir; zira bahsettiğimiz gibi soykırım kitleselliğiyle var olur, dolayısıyla soykırımı oluşturan koşulları anlamanın yolu kitlelerin süreçteki destekleyici veya karşı çıkıcı davranışlarını ve arkasında yatan nedenleri bireysel düzeyde anlamaktan geçer. Meşhur Milgram deneyi yalnızca psikopatların yahut zalimlerin değil toplumun içindeki sıradan insanların da otoriteye karşı çıkmak gerektiği durumlarda şiddet uygulamaya ve suç işlemeye ciddi düzeyde meyilli olduğunu yıllar önce göstermişti (Milgram, 1963). Ancak insan davranışı basit bir eğilimle açıklanamayacak kadar karmaşık ve iç içe geçmiş faktörlerden etkilenir. Gelecekteki felaketleri daha iyi doğru yönetebilmek için, soykırım koşullarında fail davranışlarının kök nedenlerini anlamak kritik önemdedir.
Bu çalışma, sıradan bir insanı fail konumuna iten temel psikolojik nedenlere odaklanmakta, soykırım psikolojisi alanı çerçevesinde bireylerin sosyal davranışlarını inceleyerek bireyi soykırım failliğine götüren içsel ve dışsal faktörleri ortaya koymaktadır.
Dışsal ve İçsel Faktörleriyle Soykırım Psikolojisi
Soykırım, bireyler arasındaki veya bireylerle otorite arasındaki çok yönlü etkileşimlerle şekillenen toplumsal bir sorundur (Busch, 2016). Bu toplumsal niteliği nedeniyle, insanların soykırıma karşı tutumlarına göre gruplara ayrılması önemlidir. Çeşitli sınıflandırmalar arasından genel kabul gören ayrım, failler (perpetrators), seyirciler (bystanders) ve kahraman yardımcılar (heroic helpers) (Staub, 2023) ya da kurtarıcılar (rescuers) (Monroe, 2008) şeklindedir. Başka bir sınıflandırma ise otorite, fail grup, bireysel fail, kurbanlar ve seyirciler şeklindedir (Busch, 2016). Her iki sınıflandırma da soykırımın dinamiklerini anlamak için kullanışlıdır, ancak ikinci yaklaşım, yalnızca grupları değil aynı zamanda aralarındaki karmaşık etkileşimleri de ortaya koyduğu için daha açıklayıcıdır.
Fail davranışı özünde bireysel bir eylemdir. Bir kişinin davranışlarının öncelikle kendi kişilik özelliklerinden (internal factor) ve yaşam deneyimlerinden (external factors) etkilendiği açıktır. Hollows ve Fritzon (2012), Bosna soykırımını işleyen 80 Sırp fail üzerinde yaptıkları çalışmada, belli tip fail davranışlarını belli kişilik temelli açıklamalarla ilişkilendirmiştir. Örneğin, “ifade edici” olan dehümanizasyon veya sorgulama gibi davranışların, uyuşturucu bağımlılığı ya da sabıka kaydı gibi özelliklerle bağlantılı olduğunu bulmuşlardır. Ayrıca bireyin sosyal statüsü, politik ideolojisi ve eğitim düzeyi de bu davranışları etkileyen unsurlardır. Bu temaların belirlenmesi, failin hangi faktörlerle suça yöneldiğine göre farklı tedavi veya önleme yöntemlerinin geliştirilebileceğini göstermektedir.
Monroe’nun (2008) Holokost üzerine yaptığı çalışmada, Alman katılımcılarla kurtarıcılar, seyirciler ve failler arasında karşılaştırmalı görüşmeler yapılmıştır. Sonuçlar, öz-imaj ve karakterin önemini ortaya koymuştur. Seyirciler ve failler, soykırım esnasındaki tutumları sorgulandığında genellikle “elimden bir şey gelmezdi” benzeri cümlelerle kendilerini savunmuştur. Bu determinist düşünce şekilleri, onların yüksek oranda dışsal kontrol odağına (external locus of control) sahip olduklarını göstermiştir. Yani, kişinin hayatı üzerinde dışsal faktörlerin belirleyici olduğuna dair inanç baskındır. Bu özellik, söz konusu kişilerin aile yaşantılarında ve sosyal çevrelerinde güçlü bir otorite figürünün bulunmasıyla; bireyin yaşamına dair kararlarda dışsal faktörlerin etkisinin yoğun olmasıyla korelatif bir ilişki taşımaktadır.Buna karşın, kurtarıcıların söylemleri daha iyimserdir; olaylar üzerinde daha fazla kontrole sahip olduklarına inanır ve güçlü bir sorumluluk hissi taşırlar. Bu durum, onların daha yüksek bir içsel kontrol merkezine (internal locus of control) sahip olduklarını ortaya koymaktadır. Staub’un (2023) çalışması da bu noktayı destekler niteliktedir: Kurtarıcılar, faillerden daha “norm merkezli”dir; aidiyet hissettikleri gruba karşı daha güçlü bir yükümlülük duyarlar. Bu yükümlülük hissi, bireyin öznel kontrol duygusuyla, yani kendi davranışlarında belirleyici olma eğilimiyle yakından ilişkilidir. Kısacası, Holokost bağlamında yapılan bu karşılaştırmalı analizler, bireylerin kriz anlarındaki tutumlarının yalnızca dışsal koşullarla değil, öznel kontrol algılarıyla da yakından ilişkili olduğunu göstermektedir. Dışsal kontrol odağına sahip olan failler ve seyirciler, sorumluluğu dış güçlere atfederek pasif ya da yıkıcı bir tutum sergilerken; içsel kontrol odağı yüksek olan kurtarıcılar, olaylar üzerinde etkili olabileceklerine inanarak aktif, sorumluluk sahibi ve norm merkezli davranışlar geliştirmiştir. Bu bulgular, bireysel kontrol algısının, etik ve insani davranışların ortaya çıkmasında belirleyici bir rol oynadığını ortaya koymaktadır.
Bir başka önemli etken de, mevcut otorite figürlerinin bireyin psikolojik davranışı ve ahlak algısı üzerindeki etkisidir. Farklı örneklerde de görüldüğü üzere her soykırımda, eylemleri meşrulaştıran otoriter bir figür vardır; bu kişi bir devlet başkanı, bir komutan veya doktor olabilir. İlginç olan, insanların çoğu zaman ahlaki doğruluğu otoriteye itaatle özdeşleştirir. Özellikle faillerin büyük kısmının askerlerden oluştuğu düşünüldüğünde, gelen emirleri sorgusuz uygulamaya eğilimli oldukları görülür. Bunu destekleyen bir örnek, Hollows ve Fritzon (2012)’un, fail davranışıyla askeri veya siyasi konumda bulunma arasında korelasyon olduğunu gösterdiği çalışmadır. Burada otoritenin rolü, bireyin zihnini etkileyerek yapılan eylemleri bireyin algısında meşru kılmaktır. Busch (2016), faillerin çoğunun ahlak algısının askerî komuta yapısına dayandığını ve emirleri suç olarak görmediklerini belirtir. Hatta kimisi için tam aksine, otoriteye karşı çıkmak cezalandırılması gereken ve ahlak dışı olan bir eylem olarak görünür. Bu düşünce, bireyin sorumluluğu kendisinden otoriteye kaydırmasına ve otorite dışında “kimsenin suçlu olmadığı” bir ortamın oluşmasına yol açar. Bu durum aynı etkisini bilimsel otorite ile de gösterir. Bosna Soykırımı örneğinde Sırp devlet başkanı ve psikiyatrist Karadzic, Sırp olmayanları toplum için biyolojik ve psikolojik tehdit olarak tanıtmış, kullanılan dil “hijyen” ve “temizlik” metaforları üzerinden -etnik temizlik- soykırımı meşrulaştırmıştır. Benzer biçimde Hitler ve tıbbi danışmanları, Yahudileri “parazit”, “tümör”, “tüberküloz”, “haşere” gibi kavramlarla betimleyerek yok edilmesi gereken bir tehdit olarak sunmuştur (Kaplan & Walter, 2012). Staub (2023), Martin Luther’in antisemitik dilinin de Hristiyan nüfuslardaki ayrımcı algı oluşumunda büyük rol oynadığını belirtir. Bu durumun kanıtı, Monroe’nun (2008, s. 713) genç bir Nazi ile yaptığı görüşmede görülür:
“Biz insan suretinde hayvanlarız. Hiçbir şeyiz. Bizi dolandırabilirler, bizden çalabilirler, her şeyi yapabilirler. Bize asla faizsiz borç vermezler. Bir Yahudi, başka bir Yahudi’ye bunu yapamaz ama bir Hristiyan goyem’e karşı sorun yoktur. Biz hayvanız. Yahudilerin bize nasıl baktığını anladığında, bize neden böyle davrandıklarını da anlarsın.”
Bunun Antisemitik bir dilden mi kaynaklandığı, yoksa Yahudilik geçmişinin ve öğretisinin bir sonucu olarak Hristiyan halkların zihninde Yahudiliğin bir tehdit unsuru olarak mı algılandığı elbette ki tartışma konusudur.
Buna ek olarak, sosyal gruplar da fail davranışına yol açan önemli faktörlerdir. Araştırmalar, grup üyeliğinin bireyi anonim hale getirdiğini ve cezalandırılma kaygısını azalttığını göstermiştir (Busch, 2016). Peki bu görünmez kategoriler nasıl oluşur ve bu kadar keskinleşir? Kategorileştirme teorisine göre, insanlıktan çıkarma süreci (dehumanization) “biz” ve “onlar” ayrımıyla başlar (Monroe, 2008). Bu ayrım, gruplar arasında duygusal mesafeler yaratır ve empatiyi zayıflatır. Dave Grossman’ın “duygusal mesafeler” teorisine göre dört tür mesafe vardır:
- Kültürel mesafe – Kurban ile fail arasında yaşam standartları ve kültürel farklılıklar üzerinden ayrım yapılması.
- Ahlaki mesafe – Failin kendi görevini üstün ve doğru görmesi. Bu, genellikle siyasi, dini ya da bilimsel figürlerin söylemleriyle desteklenir.
- Sosyal mesafe – Toplumdaki tabakalaşmadan doğar ve çoğu zaman yasal düzenlemelerle pekiştirilir.
- Mekanik mesafe – Kurbanların fiziksel olarak toplumdan ayrılması. Modern savaş teknolojileri, fail ile kurban arasındaki yüz yüze etkileşimi ortadan kaldırarak öldürmeyi kolaylaştırır. Göz teması olmadan, kurbanın nefes alışını veya ölüm korkusunu görmeden öldürmek daha kolay hale gelir.
Tüm bu unsurlar, faillerin öldürme eyleminde suçluluk hissetmesini engeller. Buna karşılık, kurtarıcılar kendilerini ortak insanlığa bağlı hissederken, failler ve seyirciler insanlığa daha ayrımcı bir perspektiften bakar ve güçlü bir “biz–onlar” algısı taşır (Monroe, 2008). Bu nedenle grup aidiyeti, pişmanlık veya ceza korkusu olmaksızın saldırgan davranışlara yol açar; kategorileştirme de belirli grupların dışlanmasına ve ayrımcılığa neden olur.
Sonuç
Soykırım davranışının psikolojik köklerinin bireyin kontrol algısı ve sorumluluk bilinci, otoritenin psikolojik ve ahlaki etkisi ve gruplararası dinamiklerle iç içe geçtiği açıktır. Ancak maalesef görünen o ki tüm insanlığı ilgilendiren bu mesele yeterince gündem edilmemekte, akademik çalışmalar geçmişte olanla sınırlı kalmakta, bu da umutsuz atmosferi körüklemektedir. Zira politik sebeplerle ortaya çıkan bu sorunlar, yine politik kurumların ellerinde çözülmeye çalışılmakta ve yine politik çıkarlar ve engeller sebebiyle süreç on yıllara uzamaktadır. Geçmiş soykırımlar üzerine yapılan güncel çalışmalar soykırıma götüren psikolojik mekanizmaları görünür kılmakta; soykırımın nasıl mümkün olduğu sorusuna ışık tutmaktadır, böylece aynı zamanda bu bilgi, günümüzde süregelen trajedilerin anlaşılması ve önlenmesi açısından da vazgeçilmezdir. Gazze’de 7 Ekim 2023’ten bu yana yaşanan kitlesel şiddet, maalesef henüz uluslararası hukukta “soykırım” olarak tanımlanma sürecini tamamlamamış olsa da, kontrol algısı, sorumluluk bilinci ve grup dinamikleri açısından geçmiş soykırımlarla benzer psikolojik mekanizmaları taşıdığı açıkça görülmektedir.Nihayetinde bu çalışma, soykırımın yalnızca politik veya askerî bir mesele değil, aynı zamanda psikolojik bir süreç olarak kavranması gerektiğini vurgulamaktadır. Bireyin kontrol odağının yönelimi, otoriteye karşı tavrı ve ahlaki normlara bağlılığı, gelecekte benzer felaketlerin önlenmesi adına üzerinde durulması gereken temel boyutlardır. Bu perspektif, hem akademik araştırmalarda hem de uluslararası toplumun kolektif hafızasında, soykırımların daha erken teşhis edilmesine ve daha etkili biçimde önlenmesine katkı sunabilir. Çalışmanın bir amacı da Gazze soykırımı üzerine var olan akademik çalışmaların yetersizliğini vurgulamaktır; çünkü öncekilerde olduğu gibi soykırıma değinmek için artık geç kalındığında, uzun araştırmalar sadece milyonlarca masumun cesetleri üzerinden üretilmiş kuru sayısal veriler ve çarpıcı cümlelerden ibaret kalmaktadır…