Acı çekmek özgürlükse,
Özgürdük ikimiz de...
Herkesin kulağında yankı uyandıran kitlelere mal olmuş bestesiyle, Hasan Hüseyin Korkmazgil’in en bilinmiş şiiridir, fakat belki çoğumuz sormadık nedir acıyı çekerek özgürleşmek. Hissettik mi hiç içimizde debelenip duran insancıl oturup kalkışları? Yaşadığını hissettiren o ısırgan kıvılcımların peşinden koşmaya geldim bugün. Biraz Korkmazgil’in kaleminden nemalanıp, iç dünyamıza doğru dikenli tellerin üstüne basa basa yürüyeceğim…
Yirmi birinci yüzyılın bu narsistik evriminde birey birlik dışında ne varsa oraya sürüklenir, postmodern hezeyanların, hümanist savunuların çeperinde kavrulup yanan bir çekirdek gibi acı acı kururken, bir döngüsellik girdabında kayboluşundan olsa gerek dönüp duran dünyasının hakikatini göremeyecek kadar başı dönmektedir. İnsanlık tarihinden bu yana, ölüm ve acı hayata katkısını ihmal etmemiş; cinayetler, ölümler, karanlık infazlar ve kitlesel suçlar her daim var olagelmiştir. Devletlerin ve politik grupların sürtüşmeleri arasında kaybolup giden milyonlarca yaşam, bunların arasında işlevini devam ettirmek zorunda olan milyonlarca kalp… Ne tür istatistikler tutuldu, hangi teoriler yazılıp çizildi ise insanın eliyle insana zararı önlenemedi. Kimi gönüller yandı, kimi ona ağladı, kimi sustu, kimi ise okları atan oldu. Şimdi tüm dünya savaşlarından, soykırımlardan, sömürgecilikten ve emperyalist emellerden sonra, yedi yirmi dört televizyon kanallarında açık oturumlarda suç tarihi konuşulurken, kitaplar Ruanda’yı, Bosna’yı, Afganistan’ı yazarken ve bugün yaşanan insanlık dramları yüksek çözünürlüklü bir gökyüzüne yansıtılmış gibi izlenirken gördüğümüz alışmışlık nedir, kanayan bir uzvun ait olduğu duyarsız bir vücut gibi insanımız. Oysa düşündükçe içime sızıyor, bu hayatta ağlamaya değer şeyler var diyorum…
Yüreğim sızlıyor sonra. Anlamlandırıyorum Korkmazgil’in dizelerini:
“Gece denizleri gibi bir müzik,
Batık gemilerli gece denizleri gibi bir müzik,
Çağırıyor, çağırıyor beni durmadan
Ve belki de işte o zaman
başlıyor sızlamağa yüreğim.”
Anlamaya başlıyorum yanık Arap şarkılarının ve kırık heyecanıyla Balkan müziklerinin içime neden tanıdık bir sızı işlediğini. Yürümeye başlıyorum o zaman bir ağıdın ardından. “Duvarları banka afişli” bir dünyaya giriyorum, yoksul ve aç insanların sızıları içerisinde faiz oranları yankılanıyor, o afişlerin vaadettiği evler görüyorum, üstüne hangi felaketin fırlatılacağına dair bir garanti içermiyor. İnsani savunuları olan borozan sesli adamların yanından geçiyorum, bağırış çağırışlarıyla irkilen bir yavru kedi gibi. Gözlerimi ileri dikiyorum ve bir anne görüyorum şimdi, o cüsseli adamların ayırdında olmadığı, en büyük vasfı annelik olan, onu anne yapan yavruyu kaybetmek üzereyken yalpa yalpa koşan bir anne. Tamam diyorum, ben bu anneyim. Kalbim orta yerinden bölünmüşçesine hissediyorum acısını, eriyor anneliğim yetişemedikçe. Bedenim ölüp ağıtlarda yeniden diriliyor. Acıyı ruhuma katıksadıkça özgürleşiyorum, birden bin oluyorum, bir anne, bir çocuk, bir toplama kampı, bir şehir halkı, bir millet, yok edilmeye çalışılan bir tarih oluyorum, çoğalıyorum git gide.